UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
Reklam ÖZ Hanedan Pide ve Kebap Salonu
Reklam Reklam Doğa İlaçlama
Kaplumbağa Terbiyecisi
Yasemin Levent Şenol

Kaplumbağa Terbiyecisi

Bu içerik 476 kez okundu.
Reklam

Memleket meselelerinin iç içe geçtiği, paradokslarla örülü çalkantılı bir dönem; bir eğitim-öğretim yılında daha sona gelişin o yorgun, o derin iç çekişi; ve bütün bunların arasında kendi kişisel yaşam alanımı sonsuz sahiplenişim… İlk bakışta manzara bu…  Kaosun içinden gelen her kafadan bir sese, yoruma, eleştiriye; müzik, siren, kahkaha, gösteriş, kalabalığa ve karayolu rampasından aşağı doğru kaptıran eski kamyon gürültüsüne rağmen, ben kendi içimde çözelte çözelte rafine ettiğim ve sağalttığım düğümlerin açılışını yapıyordum, zafer çığlıklarım da cabası…

            Kediden kaçan farenin, kendince, tozu dumana katan koşar adımlarıyla, sadece kendi sesimi duyabileceğim küçücük bir köşe lazımdı bana. Farenin deliği kadar olsa yeterdi, orada dahi ben, diğer bütün perdeleri indirebilir, kendi sahnemi kurabilir ve sonsuzluğa açılabilirdim. Hiç durmadan konuşabilir, susabilir ya da yazabilirdim. Dışardan bakıldığında hangisini yaptığımın çok da bir önemi olmamalıydı aslında. Çünkü benim gevezeliğim sadece kendimeydi. Ellerim cebimde olmasına rağmen, bir yandan koşar adımlarımı dizginliyor, bir yandan da yavaş yavaş  koridorlarda yürüyordum. Labirent şeklindeki binanın, bilmem kaçıncı buçuk katındaki geniş ve boş salonunda buldum kendimi. Tam bana göre bir yerdi şimdi burası, hiç kuşkusuz ‘Lal’ kıvamında; ıssız, sessiz, kimsesiz, hiç kimsesiz…  Arşimet Prensibi’ni hepimiz biliriz.  Arşimet suyun kaldırma kuvvetini keşfettiği o an, heyecandan kendini caddelere atarak ‘’Eureka! Eureka!’’ diye sevinç çığlıklarına boğulur. ‘’Buldum! Buldum’’ diye yeri göğü çınlatan o ses yankılandı duvarlarda sanki. Okyanusun ortasında minik bir ada bulmak gibi, uçsuz bucaksız gökyüzünde bir kuş yuvası bulmak gibi, yeryüzünün kuyusundaki bir lahitte hayata gözlerini yeniden açmak gibi bir şeydi… Ve gözlerimi mutluluktan dolduran bir ses daha: ‘’Kullarım beni sana soracak olurlarsa, muhakkak ki ben onlara pek yakınım…’’ (Bakara/186).

            O büyükçe salonun, oturmayı tercih ettiğim bölümünde etrafı sandalyelerle çevrili büyük bir toplantı masası vardı sadece. Tabiri caizse, masanın en başındaki moderatör koltuğuna oturdum, dirseklerimi masaya dayayıp, başımı iki ellerimin arasına aldım. Parmak uçlarım şakaklarımda, sanki beynimdeki uğultuların üzerinde gezine gezine dış dünyayı silip süpürüyor. Güne çok erken merhaba demiş ve o saate kadar oldukça ağırlaşmış olan kirpiklerimi hafifçe kaldırdım, bakışlarımın yere düşen görüş alanından. Başımı kaldırıp gözlerimi tam olarak açtığımda toplantı masasının diğer ucunda, tam karşımdaki duvarda asılı duran iki metrelik o meşhur tablo ile burun buruna geldim: ‘’Kaplumbağa Terbiyecisi’’  Yıllardır baş başa kalıp kulak vermek, dinlemek istediğim bir eserdi bu. Tahmin ettiğim kadarıyla gerçek boyutlarıyla şimdi tam karşımda duruyor ve anlaşılmak istiyordu. Kendi içime doğru açılan yeni bir seyahatin eşiğinde ve heyecandan nefes nefeseydim. Çünkü ben sadece kendimle konuşurken heyecanlanan biriydim… 

Resme ilk kez bu denli yakın temaşa ettiğimde, beni derin ve etkili bir takım düşsel idmana sevk edeceği ve belli bir takım noktalarda zihnimin kilitlenmesine yol açacağı belliydi. Son derece mistik bir havası vardı, akıl veya mantık yoluyla erişilemeyecekmiş gibiydi muhtemel düşünceler. Olağanüstü benzetmelerle zihinsel alanınızdan sizi alıp, sezgisel birtakım algı ve kavrayışlarla dimağınızı zorlamaya yetkin ve heybetli bir çalışma. Saatlerce seyredin, dilediğiniz tonda ve dozda tasvir ediniz, yine de betimlemelerin kifayetsiz kalacağı enfeslikte bir tat. Her türlü kelimenin yetersiz kalacağını düşünüyorum, çünkü gözlerinizin gördüğüyle açıklayabileceğiniz bir şey değildi, hayal gücü ve zekanızı sürükleye sürükleye renklerinin, ışığının, loşluğunun peşine düşürecek ilmikleri var. Albert Einstein’ ın bir sözü vardır ki, burada altını çizmeden geçmem mümkün değil gibi görünüyor: ‘’Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür’’ der ünlü fizikçi, ‘’hayal gücü ise her yere.’’ Bir fizik insanı olarak mantık çerçevesinin hem bu kadar içinde, hem de bu kadar üstünde olması, otopsisini yapan Dr. Thomas Stoltz Harvey’ inde merak ve araştırma konusu oldu. Doktor, Einstein’ın beynindeki anormaliyi farkederek, elinde evire çevire incelediği beynin paryetal lobunun normal insanlarınkinden %15 daha büyük olduğunu keşfetti. Matematik ve görsel  yetenekle ilgili becerilerin geliştiği beynin bu bölgesindeki herhangi bir hasar veya en ufak bir zedelenme dahi harf, şekil ve sembollerin anlamlarını yitirmemize, okuma-yazma-aritmetik yeteneğini kaybetmemize ve hatta bu bölgedeki sinir hücreleri kaybı alzheimer’a kadar gidebilirken, bilim adamında bilgilerin işlenmesindeki dahiyanelik buradan geliyordu. Ayrıca Einstein’ın beyninin normal insanlardan %73 daha kıvrımlı olduğu gözlendi. Bu kıvrımlarda da onun hayal gücü gizliydi. Gelelim şimdi ülkenin en çok konuşulan ve en yüksek meblağa satılan tablonun sahibi Ressam Osman Hamdi Bey’e. Zekasının ona talimatları ve beyninin kıvrımlarında yeşerttiği hayal gücü bir yana, kendisini içinde yaşadığı düzenin hayal kırıklığına uğrattığı bir aydın olarak resmederken, bir yandan da aydınlığa bakan pencereye kendi toplumsal kaygısından yükselttiği içsel umudunu çizmiştir. Sosyolojik bağlamdaki ‘insan’ kaygısı Einstein ve Osman Hamdi’nin ortak dilidir aslında. Toplumsal kaygı Einstein’ın hayatının son yirmi yılında onda müthiş bir rahatsızlık uyandırdı. Almanya’da Nasyonal Sosyalist Partisi’nin iktidara gelmesiyle yasalar yüzünden çalışmasına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Mustafa Kemal Atatürk’e bir mektup yazarak, onların Türkiye’de çalışmalarına devam etmelerini istemişti. Atatürk bu isteği kabul ederek kendilerine İstanbul Üniversitesi’nde çalışma imkanı tanıdı. Bu dönemde kendisine teklif edilen İsrail Başbakanlığını reddeden bilim insanı, bunun yerine bir üniversite kurma çalışmasına verdi kendini. Eğitim onun için bu denli mühim iken, ABD’nin 32. başkanı Roosevelt’e yazdığı mektupta nükleer silahların da yapılabileceğinden bahsetmişti. Ne var ki bu bahisten doğan rahatsızlığı, bu silahların oluşumuna ve kullanılmasına neden olduğu için duyduğu pişmanlık onu ölene dek bırakmadı. Osman Hamdi Bey’ in de hayatını içine alan bir 50 yılın uğultusunu duyar gibi oldum. Ressam yine de şanslıydı. Kimileri Abdülhamit Han’ı Modernizm’ e karşı direnen bir padişah olarak yansıtsa da, özellikle sanat alanında ortaya çıkan ilk kurumlarla ve modern sanata olan desteğiyle, imparatorluğun son dönemine damgasını vurmuştur. Çağı yakalama arzusu ve yenilikleri destekleyen tutumu gözden kaçmaz. Batı’ya karşı dengeci, Doğu’ya karşı İslamcı politikalar izlemiştir. Bugünkü adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi olan Sanayi-i Nefise Mektebi II. Abdülhamit zamanında kurulmuş ve müdürlüğünü Osman Hamdi Bey yapmıştır. ’’Kurbağa Terbiyecisi’’ nin karşısında otururken ilk etapta bunları düşündüm. Gözümün önünden bir tarih şöleni aktı geçti. Tablonun etrafında geziniyordum sanki, merdivenin korkuluklarından sahanlığa kayan yaramaz bir çalıkuşu gibiydim; çerçevesinin üzerinde şarkılar söyleyerek dans etmek gibi bir şeydi bu. Artık zamanı gelmişti, resmin içindeki yerimi almalıydım…

            Ülkenin en pahalı ve en ünlü tablosunda dikkatimi ilk celbeden öğeler: duvardaki dökülmüş sıvalar, ney’ in boynu bükük uzantısı, terbiyecinin çatlak topukları ve alçaktaki ışık kaynağı oldu. Kendimce öne çıkardığım unsurların, izleyeni asıl konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her türlü gereksiz ayrıntıdan ayıklanmış olduğunu düşünüyorum. Oryantalist çalışmaları olan ressamın, şarkiyatçı resimlerdeki figür ve eşya zenginliğinden arındırmayı başardığı ve zenginliğinin sadece sadelik olduğu bir tuvalin dizlerinin dibindeydim. Belirlediğim noktaların biraz üstüne gitmeliyim diyorum şimdi… Duvardaki dökülmüş sıvalardan başlamalıyım. Duvar her zaman için önemli bir imge olmuştur benim için yazıda. Peki ona ilham olan bu duvarlar hangi duvarlardı; hangi odanın, hangi binanın, hangi boşluğun duvarlarıydı? Yer Bursa’daki Yeşil Camii’ nin üst kat odalarından biri. Aydınlığa bakan pencerenin üzerinde ‘’Şifau’l kulub likau’l mahbub’’ yazmakta. ‘’Kalplerin şifası sevgiliye kavuşmaktır’’ Ancak burada kastedilen sevgili ‘’insan’’ değildir. İlahi Aşk’a giden yolculuğun uzun süreceği, meşakatli olacağı, lakin er ya da geç güzel olana varılacağı anlatılıyor. Sırtında en başta terbiye ettiği kendi kabuğu, yüzü karanlıktan aydınlığa bakan bir derviş. Karanlıktan aydınlığa uzanan ışık yelpazesinde, insanoğlunun her türlü rengi ve motifi yansıyor odanın duvarlarına. İhtiyarın elindeki, avucundaki yükün içi boştur; gel gör ki ağırlığı sonsuz… Aydınlığa açılan pencerenin nereye açıldığı bilhassa gizlenmiş; yalnızca ışığın geldiği yer olarak resmedilmesi  de ulaşılacak mertebenin gizemini vurguluyor. Bu manada yerdeki kaplumbağalar insan nefsini de temsil ediyor olabilirler. ‘’Terbiye’’ mevzu-u bahsinde kırbaç yerine ney kullanılmış. Ki, bu neyin boynu bükük uzantısı da düşündürücü. Yaşlı adam neyi üfleme hazırlığında görünmüyor, sanki vazgeçmiş, çabaları sonuçsuz kalmış ve kendini ifade edememenin yorgunluğu belini bükmüş. Sırtına atılmış nakkare de anlam bağı olarak neyden çok uzak değil. Bildiğim kadarıyla nakkare Mesnevi müziğinin dört temel çalgısından biridir. Tasavvufa yöneliş muhteşem metaforlarla ilişkilendirilmiş. Sanki Mevlana Hazretleri’ nin sözü de caminin üst katındaki bu odada yankılanıyor: ‘’Işık saçmak için önce yanmak gerekir’’ diyor Rumi. Şu anda kulağınıza o ney sesinin üflendiğinden eminim. Dünya telaşından kaçıp bir nevi dervişin arkasına gizlenen neyin sesi buğulu, dokunaklı, arifane…  Diğer yandan terbiyecinin çatlak topukları ki, bana ‘yol’u çağrıştırmakta; yolu, yolculuğu, yol yorgunluğunu, emeği, sevgiyi, saygıyı, korkuyu… Şöyle söyleyeyim, İngilizce de ‘’awe’’ diye bir kelime vardır. Yine İngilizce karşılıklarına bakıldığında korku, dehşet, endişe gibi anlamlarda karşılık bulur. Ancak bu korkunun Türkçe’ deki ve resimdeki tam karşılığı bana göre ‘’huşu’’ dur. Çünkü huşuda, korkudan ziyade, Hakk’a boyun eğmenin yumuşaklığı, gönlün saygıdan dolayı duyulan bir korku ile telakki durumudur. Zira bunca Aşk ile dolu olduğumuz O En Sevgili, Cenab-ı Allah’a duyulan korku, ancak onu hoşnut edememe korkusu ve endişesi olabilir. Çünkü o kullarına her zaman merhamet edendir. Ve dervişin bu yolda ve uğurda kat ettiği yolun çizgileridir topuktaki çatlaklar. Alçaktan gelen ışık kaynağı da bu yolculuğu doğruluyor. Yolun sonunda onu bekleyen aydınlık var, ışık var. Bütün bunları birleştirip ortada aşama kaydedilen bir yol olduğu hissine şöyle kapıldım: Ressam aynı tabloyu hem 1906’ da, hem de 1907’ de iki ayrı versiyonda çizmiştir. İlk versiyonda, resmin sağ üst kısmındaki duvarın dökülmüş sıvaları, ikinci versiyonda yerini ‘’Allah’’ ve ‘’Muhammed’’ yazan bir tabloya bırakmıştır. Yine ilk versiyonda, içeriye ışığın süzüldüğü pencerenin önünde hiçbir obje yok iken, ikinci versiyonda buraya bir testi görseli ilave edilmiştir. Dolayısıyla su, ab-ı hayat diye adlandırılan ‘’bengi su’’yu (ölümsüzlük kazandırdığına inanılan dirilik suyunu),  yani daha geniş manasıyla ebedi hayata sebep olan manevi değerleri kastetmektedir. Son olarak birinci ve ikinci versiyonu birbirinden ayıran bir diğer ayrıntı, kaplumbağaların sayısıdır. İkinci tabloda sayıları daha fazladır. Yani zaman ilerledikçe, dejenerasyon artmakta ve dolayısıyla eğitilmesi gerekenlerin sayısı da artmaktadır. Ve tablonun baş köşesini hak eden kelime ‘’sabır’’ dır, hele ki yol uzunsa. Sabrı ile kulun sınanması en büyük imtihandır. Kul sınandıkça yol kısalır. Yunus Emre de, ‘’Herkes kulluğu kadar sınanır’’ şeklinde, sabrın izahını kendi üslubunca yapmıştır.

Bir Osmanlı aydını olarak Osman Hamdi Bey, içinde yaşadığı toplumda üstlendiği eğitici rolüne dikkati çekmeye çalışmıştır burada da. Ne var ki karşısındakiler onun talimatlarını algılayabilecek kapasiteden, üflemeye meylettiği neyin sesini işitebilecek kulaklardan yoksundur. Boynundaki mızrap da nafiledir ona göre, müdahale aracı olamaz; darbeleri hissedemeyecek kadar kalın ve sert kabukları vardır. İhtiyarın umut-umutsuzluk arasında kalan ruh hali, odanın yarı aydınlık haliyle özdeştir. Ancak ışığın sızdığı pencere umutsuzluğu büyük ölçüde kırmaktadır. Sabırla harmanladığı umutlar, yönünü aydınlığa dönmesinde saklıdır. İzleyenlerden, bu azmini ve kararlılığını keşfetmesini beklemektedir adeta. Çünkü Osman Hamdi Bey, kendi zamanının, istekli, anlayışlı ve sorumlu bir yönetim sistemi olması yönünde nizamnameler çıkarılmasını ısrarla  talep eden üst düzey bir yöneticidir. Bu tutumu, zaman zaman, onun bir başkaldırısı olarak nitelendirilmiştir. Oysa hiçbir zaman asi bir devlet adamı olmamıştır. İmgesel olarak söylemeye çalıştığı şey, mevcut düzenin yapı taşlarını rahatsız etmekte olduğu için, hakkında asılsız iddia ve yorumlar getirilmiştir. Resminde ‘’kaplumbağayı bile terbiye edebilirsiniz’’ derken, ‘’siz biraraya gelebilirseniz, bu yönetimi bile adam edebilirsiniz’’ demeye çalıştığı da, hakkında düşünülenler arasındadır ve bu noktada saraydan ihtar bile almıştır. Lakin bu yorumlar bile Osman Hamdi Bey’in sonunu getirmeye kafi olamamıştır. Sarayın bahçesinde başı açık bir şekilde Kuran-ı Kerim okuyan bir kadını resmetmesi itibarını zedelemiştir. Bundandır ki, yetmiş santimetrelik ‘’Mona Lisa’’ kadar evrensel olamamış, yine de  dünya çapında hak ettiği değeri görememiştir bana göre. ‘’Kaplumbağa Terbiyecisi’’ üzerine bir de kitabı olan araştırmacı yazar Emre Caner: ‘’Ben o resme her baktığımda, bu topraklarda aydınlanma düşüncesinin filizlenmesi için emek vermiş tüm kaplumbağa terbiyecilerini görüyorum’’ der.

Gerçekten de Orhan Hamdi Bey eserlerinde, 19.yy sonu Osmanlı toplumunun önündeki sorunları, toplumdaki ikilemleri ve kendi kişisel yaşam felsefesini gerek entellektüel, gerekse tasavvufi açıdan mükemmel bir şekilde ele almıştır. Bürokrasinin yavaşlığı ve hantallığı, yine bu özellikleriyle anılan bir hayvanla sembolize edilmiş de olabilir. ‘’Böylesi tembel bir hayvanı terbiye etmenin gerektirdiği sabır ve erdem hangi insanda vardır?’’ diye düşünmeye yöneltiliyor zevatı. Araştırdığımda, ne aktüel, ne de kaybolan meslekler arasında ‘’kaplumbağa terbiyeciliği’’ diye bir meslek olmadığını gördüm. Bu bağlamda kaplumbağalar ile ilgili edindiğim tek bilgi, dönemin Osmanlı’sında ‘’Sadabad’’ denen yerde (Sadabad, İstanbul’da Haliç’e akan Kağıthane Deresi’nin kenarında 18.yy. ilk yarısında tanzim edilen saray, köşk, kasır ve bahçeler topluluğuna verilen addır), eğlenceler düzenlenmektedir. Sadabad gecelerindeki eğlencelerde, kaplumbağalar sırtlarına mum dikilerek etrafı aydınlatmaları için salıverilirlerdi. Yine de bu, böyle bir meslek olduğu bilgisini vermiyor bize. Bu şekilde düz mantıkla bakılınca, tablonun bire bir yansıması hatalı gibi görünse de, aslında, tembellik ve yavaşlıklarından menkul bu canlıları bile eğitecek kadar zeki ve sabırlı bir derviş, Osmanlıyı çağdaşlaştırmaya çalışan yaşlı bir entelektüeldir resmedilen insan figürü. İnsanı eğitmek kaplumbağayı eğitmek kadar zor bir süreç olarak ele alınmalıdır; bir nevi de ‘’hat safhada çaba gösterilsin ki başarı elde edilebilsindir’’ bu tablo. Meslek etiğine bile gönderme vardır bana göre. İki durum arasındaki benzerlik hiçbir sanat eserinde bulunmayan bir karşılaştırma ile hicvedilmiştir. Seyrettikçe ipuçları buluyor ve inanılmaz detaylara ulaşıyorsunuz. ‘’Hayat ayrıntılarda gizlidir’’ sözü bir kez daha vücuda geliyor.

Dervişin ney üflemesi, nakkare çalması, eserdeki ışık ve mana çalışması toplumun sanatsız çağdaşlaştırılamayacağı düşüncesinin bir örneğidir. Fransız yazar Albert Camus, ‘’Dünya aydınlık olsaydı, sanat olmazdı’’ şeklinde çok açıklayıcı bir ifade getirmiştir sanat üzerine. Yine İrlandalı yazar George Bernard Shaw’ un bu konudaki görüşü daha çarpıcı geldi bana, diyor ki: ‘’Sanat; davranışımızı, karekterimizi, adalet ve sempati hislerimizi rafine etmeli; kendi kendimizi tanımamızın, kontrol etmemizin, diğerleri için beslediğimiz hislerin ve hareketlerin yücelmesine hizmet etmeli; bizi adiliğe, zulme, adaletsizliğe ve bayağılığa tahammül etmeyecek şekilde geliştirmelidir.’’ Nereden bakarsanız bakın, ‘’sanat’’ düşünebilen, gerçeği görebilen, toplumu anlayıp içselleştirebilen, bunu kendine misyon edinen insanların işidir. Kısaca ruhun terbiyesi, ulviyatın temelidir.

            Bir döneme damgasını vuran Osman Hamdi Bey, her bir eserinde bunca merak ilgi ve hayranlık uyandıran sanat adamının ruhunda gezinen, kaplumbağalar misali özdeşleştirdiği daha başka ne imgeler vardı kimbilir? Vazifede  iken karşılaştığı güçlükleri, toplumu eğitme ve çağdaşlaştırma kaygısını ve toplumun değişmeye karşı direncini tuvalinde yaşattı bizlere. ‘’Kitap’’, ‘’Eğitim’’ ve ‘’Okumak’’ konularını hep işledi resimde. Özellikle ‘’kadın’’ ın aydınlanması üzerinde çok durdu. ‘’Yaratılış’’ adlı eserinde mihrapta dimdik oturan bir kadın resmi çizdi. Kadının ayaklarının dibine onlarca kitap yığdı. Kitapların kapağı üzerinde dönemin dili Osmanlıca ve Arap harfleri bulunduğu için, bu kitaplar, her gördüğü yazıyı Kur’an- I Kerim sanarak öpüp başına koyan bağnazlarca kutsal kitabımız ile özdeşleştirildi. Kur’an-ı Kerim’i nasıl tutman gerektiğini söyleyenlerin bilgisi, bunu öğütlemeleriyle değil, içindekileri ne kadar anladığı ya da anlamak için ne kadar çaba sarf ettiği ile ölçülmelidir. Kadının, insanlığın gerisinde tutulmasına gönderme yapan bir başkaldırı eseri olarak yorumlanmasıyla da, kendi zamanının çok ötesinde paha biçilemez bir tablodur; kadının eğitim ve bilimin içinde olması gerektiğini anlatır. Kitap okuyan, bilge olan her kadını otorite gibi gören son derece iddialı bir anlayışın tuvale yansımasıdır. Günümüz sanat severleri  ile buluşması engellenmiş bu eser kayıptır. İlgileniyor iseniz bununla ilgili detayları da, araştırmacı yazar Arif Ergin’ in ‘’Tekvin’’ adlı kitabında bulabilirsiniz. Yine ‘’Kur’an Okuyan Kız’’ adlı başka bir tablosu Türk-İslam kültürüne ait unsurlarla bezeli muazzam bir şaheserdir. Kur’an okuyan kızın saçlarının başörtüsünden hafifçe çıkması bile fırçadaki yeteneğine öylesi  büyük bir ustalıkla işlenmiştir ki, zülüflerinin kıvrımlarına kadar nakşedilmiştir; yobazların eksik arayan ve yeniliklere kapalı toplumu muhafaza etmeye çalışan zavallı zihniyetlerini bozguna uğratacak kadar başarılı bir diğer çalışmasıdır. Ünlü ressam gericilikten duyduğu rahatsızlığı dervişane bir tevekkül ile akıllara getirerek yaşam felsefesini muhtesem benzetmelerle sunmuştur. Ayrıca Osman Hamdi Bey’in, dinimize aykırı bir düşünce ve sanat anlayışı sergileyebileceği asla akıllara getirilemez de zaten. Kendisi saray tarafından korunan bir sanatçı idi ve yurtdışı sergilerine giderken eserlerini diplomatik valizinin içinde götürürdü. Kendisi, imparatorluğun eğitim amacıyla Paris’ e gönderdiği dört öğrenciden biriydi. İlk Türk arkeoloğu, Türk müzeciliğini başlatan ve yöneticiliğini yapan ilk müze müdürü, İstanbul Kadıköy ilçesinin ilk belediye başkanı, ilk güzel sanatlar fakültesinin kurucusu ve yöneticisi ( bugünkü adı Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi; o günkü adı Sanayi-i Nefise Mektebi) dir. Yine üst düzey yöneticilik görevleri arasında Düyun-u Umumiye var( Osmanlı’nın Dış Borçlar denetçiliği görevinde bulundu). Önemli mevkilerde bulunan bu Osmanlı aydını büyük çaplı eleştirilerin hedefi oldu hep. Yapıtlarına, bürokrasideki ağır aksaklıktan olan rahatsızlığını aksettirdiği için tenkit edildi. Hatta 1900’ lerin başında Sultan’ın mutlak iktidarı yerine Britanya modeline uygun bir meşrutiyeti savunan Jön Türkler,  ‘’Kaplumbağa Terbiyecisi’’ adlı eseri sembol olarak kullandılar.

Çalışmalarında bunca oryantalist ve estetik unsuru resmederken,  aktif bir şekilde,  belirli bir tarihi sürecin de parçası olması açısından çok kıymetli bir zat-ı muhteremdir. Doğu’ nun gizemli cazibesini batının modern entellektüel anlayışı ile birleştirmeyi arzu etmiştir yapıtlarında.

Yine, yeni bir makalenin son satırlarındayız. Ben anlaşılamamış olmayı ümit ederek süzülüp gidiyorum şimdi satırların arasından. Doğru okudunuz, ‘’anlaşılmamış olmayı’’ diliyorum; kalemim gücünü bundan alıyor çünkü. Anlaşılmış olsaydım, bu kadar yazabilir miydim hiç?

LAL

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Asgari Ücret 2020 Tl Oldu
Asgari Ücret 2020 Tl Oldu
 Uşak’ta Çok Acı Olay-Üç Kardeş Ölü Bulundu
Uşak’ta Çok Acı Olay-Üç Kardeş Ölü Bulundu