UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
ÖZ Hanedan Pide ve Kebap Salonu
Reklam
UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
Reklam
- Virüs
Nurcan MİCAN

- Virüs

Bu içerik 696 kez okundu.
Reklam

Hurdebini bir virüs dünyayı ayağa kaldırdı. Ne olduğuna, ne yaparsak onunla başa çıkacağımıza dair doğru dürüst bilgi sahibi bile olamadığımız bir virüs. Adeta elini kolunu sallaya sallaya dünyayı dolaşıyor.

Sahile vuran Aylan bebeklerle...

Hergün dünyada ortalama yirmi bin açlıktan ölen insanla...

Savaşlarda hayatını kaybeden yüz binlerce masumla...

Yıllardır Çin zulmünün altında ezilen milyonlarca Uygur müslümanıyla...

Meriç Nehrinde, Ege Denizinde boğulan, Avrupa kıtasının sınır kapılarında, iltica peşinde, çaresiz bir yığın aç, yorgun, çoluk çocuk denmeden ateşe tutulan, azgın sularla boğuşan botlarına saldıran, dondurucu sularda ölüme itilen göçmenlerle... Ve dünyanın dört bir yanında zulüm gören binlerce masumun canı acırken ve hayatlarını yitirirken kimsenin kılı kıpırdamazken küçücük bir virüs bütün insanlığı dize getirdi. En yoksulundan en makam mevki sahiplerine kadar herkesi tehdit edebiliyor ve bazılarını gerçekten eline geçirip tüketiyor.

Ne olacak peki? Nereye gidiyor, nereye varacak bu dünyanın sonu? Belli ki şimdiden çatırdamaya başlayan, zulümle, kanla, hukuksuzlukla, gaspla kurulmuş bu sahte dünya er ya da geç yıkılacak. Peki yerine ne gelecek? Hak ettiğimiz ne ise o! Bu hepimizin imtihanı tabi ki! Fakat en çokta ateş düştüğü yeri yakar, fitne girdiği yeri yıkar, zulüm hakedenin başına gelir diyerek insanlıktan nasibini alamayanların, yüce yaratıcı parayı istediğime veririm ve onda fakirin hakkını da veririm ki onu sahibine ulaştıracak mı diye imtihan ederim, diyerek bunu yüce beyanında bildirmesine rağmen kapitalist sistemin esiri olmuş, kendi nefsinden başka kimseyi düşünmeyen, çalıştım kazandım bunların hepsi benim hakkım diyenlerin, güç bendeyse hakta bende diyenlerin imtihanı... Bu inanış insanı tanrılaştırdı, azmanlaştırdı, azgınlaştırdı ve sonuçta insanı canavara, dünyayı cehenneme dönüştürdü. Sonuç ne oldu? Ezileninde ezeninde, üzüleninde üzeninde, hakka gireninde hakkına girileninde aynı safta durduğu ve karşısında eğildiği gözle bile görülemeyen, hurdebini bir virüs. Kaçınılmaz gerçek şu: Bu hayat yetmeyecek bize! Çünkü dünyadaki her şeyi tıka basa yesek de doyuramayacağımız bir açlıkla malul hale getirdik nefislerimizi. Edindiğimiz, sahip olduğumuz, satın aldığımız hiçbir şey tatmin etmeyecek heveslerimizi.

Bütün bu yaşananlar bizi içten içe sarsarken sadece acı ve gözyaşı getirmiyor. Tedirginlik, korku, hayal kırıklığı ve öfke... Bu defa ki imtihanda karşımıza çıkan sorular ne yazık ki hiç çalışmadığımız bir yerden geldi. Cevabını ise içimizde, yüreğimizin tam ortasında, uzun zamandır kilitli tuttuğumuz odalarda saklıyoruz. Eğer hatırlamayı başarabilirsek, hakikatin orada bizi beklediğini göreceğiz. O odada kilitli bulunanlar ise Allah’ a iman, ahirete iman, kaza ve kadere iman... Bunlar sayesinde bilemediğimiz ve tamamen kontrol altına alamadığımız geleceğe kaygılanmak yerine olaylar karşısındaki acizliğimizi ve fakirliğimizi görerek, şu an elimden gelen en doğru davranışın ne olduğuna karar verip ona odaklanabiliriz.  Başımıza gelen bütün felaketlerde hepimizin bir payı var. Bu felaketten, yine nasibi olanlar dersini alabilecek. Ben bundan ne öğreniyorum? Diyerek çekilen zorlukları mühim öğrenme ve davranışlara geçirerek dersimizi iyi almaya çalışmalıyız. Çünkü hepimiz bunun bedelini ödüyoruz.  Bizim sebeplere ihtiyacı olmaksızın her sığınanı rahmetiyle sarıp sarmalayan bir sahibimiz var! Biz onun sonsuz kudretine inananlarız ve O ne derse o olacak!

Şu hayatta ilmimizden anlattığımız, malımızdan verdiğimiz bizimdir. Bizde kalacak olan evlerimizde, kasalarımızda, banka hesap numaralarımızda sakladığımız maddiyatımız değil. Ya da evimizin duvarını çerçeveler içinde süsleyen diplomalarımız, sertifikalarımız değil. Bu süreç bunların hiçbirinin de değerli olmadığını alenen bize gösterdi. Tabii ki bunlara ihtiyaç var. Olmaması gerektiğini savunanlardan değilim bu yüzden de cümleme başlarken bunların nasıl değer kazanacaklarını belirterek konuyu vurgulamaya çalıştım. Asıl olan ise yüreğimizde tuttuğumuz sevgi, merhamet, vicdan, fedakarlık, vefa ve sayamayacağım onlarca güzel haslet ve tabi ki bunlara asıl değer kazandıran ise orada saklanan imanımızdır. En beğendiğim ve en zor vakitlerimde bana en büyük kuvvet olan ve bana yaşama gayemi hatırlatan söz; hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir ve imanının kuvvetine göre hadiselerin tazyikatından kurtulabilir.

Bu cümleyle herşey bitti. Söylenecek ne bir söz kaldı ne de yazılacak bir cümle. O’ na gerçekten inanan hiçbir şeyden korkmaz. Ne fakirlikten, ne zenginlikten, ne hastalıktan, ne ihtiyarlıktan, ne de zulümden... Evet hakiki imanı elde eden insan kainata meydan okur ve insanlığın imanını selamette görürse, dünyaya bir kutup yıldızı çarpıp yok edecek deseler bacak bacak üstüne atarak kahvesini yudumlar. Rabbimden tek duam bana, sevdiklerime ve siz değerli okurlarıma böyle bir imanı nasip etmesidir.

Kuran-ı Kerim’ de buyuruyor ki; Ey insanlar Rabbinize kulluk ediniz” (Bakara Suresi 21) Ayette insanın yaratılışının gayesi olan ibadeti yani kulluğunu ele alarak, ibadetin büyük bir ticaret ve saadet olduğunu beyan etmekte. Çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi yüce yaratıcısını tanımak ve O’ na iman edip ibadet etmektir. Bunun dışında ayetin tefsirini okuduğunuzda görecek olduğunuz; dinin emir ve yasaklarını çiğnemenin, sefahetin içinde yaşamanın insana zarar getireceğidir. İnsan bir askerdir. Bu itibarla, insanın Allah’a karşı ubudiyeti onun asıl vazifesidir. Bununla ilgili bir hikaye anlatalım;

“Bir zamanlar iki asker uzak bir memlekete gitmek için yola çıkmışlar. Bir müddet beraber gittikten sonra yol ikiye ayrılmış. Orada bulunan bir adam onlara şöyle demiş:

  • Şu sağdaki yolun hiç zararı yoktur. Oradan giden yolcuların onda dokuzu büyük kâr elde etmişlerdir. Soldaki yol ise, menfaati yoktur ve oradan gidenlerin onda dokuzu zarar görmüşlerdir. İki yolda aynı uzunluktadır. Tek farkları, intizamsız olan sol yolun yolcusu çantasız ve silahsız gider. Görünürde bir rahatlık içindedir. Nefsine hoş gelende burasıdır. Sağ yolun yolcusu ise yol boyunca çantasını ve silahını taşımak, onların ağırlıklarına dayanmak zorundadır. Görünürde yorulsa da ruhu huzur içerisindedir.

Bu adamı dinleyen iki askerden nizamı ve intizamı sevmeyen sol yolu diğeri ise sağ yolu tercih eder. Soldan gidenin cismi belli bir ağırlıktan kurtulmuş gibi gözüksede yolda karşına çıkan her zorlukta titremiş ve hafakanlar içinde kalmıştır. Diğeri ise belli bir ağırlığın altında ezilmesine rağmen yolda karşısına çıkan hiçbir hadiseden korkmamış, kimseye dilenci olmamış ve gidecek olduğu memlekete vardığında da mükafatını almıştır. Diğeri ise cezasını almıştır.”

Hikayeden gerçek hayata dönüp anlatılanlardan temsiller çıkartacak olursak; sağdan giden, Allah’ ın kulundan istediği kulluk vazifelerini yapan yani namazını kılan, orucunu tutan, kazancından ihtiyacı olanların hakkını ayırıp sadaka ve zekatını tam anlamıyla veren ve bunları nefsine zor gelmesine rağmen emredildiği için yapan, Allah’ a iman eden, O’ ndan geldiğine ve tekrar O’ na döndürüleceğine inanan, yaptılarının hesabını vereceğini bilen insandır. Diğeri ise nefsine zor geldiğinden dolayı Allah’ ın ondan istediklerini yerine getirmeyen görünürde hür fakat aslında paranın, menfaatin, makamın kölesi olan insandır.

Her güzel ve hakiki iş gibi cesaretin dahi kaynağı imandır, Allah’ a olan kulluğumuzdur, ibadetlerimizdir. Her kötü ve çirkin iş gibi korkaklığın dahi kaynağı dalâlettir. Hakiki imana ermiş için bütün dünya bomba olup patlasa onu korkutmaz. Bunda harika bir Kudret-i İlahi olduğunu görür ve imanı daha da kuvvetlenir. Fakat kalpsiz, sevgisiz, fedakarlık nedir bilmeyen için ise gökte bir kuyruklu yıldız kaysa yerde titremeye başlar, ya bu serseri yıldız dünyamıza çarparsa diye korkuya kapılır.

İnsan her şeye muhtaç olarak yaratılmış ve bu hususta da sermayesi yok hükmündedir. Gücü nereye yetişirse sermayesi de o kadardır. Elemleri, arzuları, belaları ise gözü ve hayali nereye yetişirse o kadar geniştir. Bu derece aciz ve zayıf, fakir ve muhtaç olan insanı ibadetten, tevekkülden, başka ne kurtarabilir. Aynen günümüzde bir virüsün bütün insanlığa yaşattığı gibi. Burada ne para ne pul ne makam ne mansıp ne kin ne öfke hiçbiri de yok hükmünde. Ortada olan tek bir gerçek var. O da bütün insanlığın aynı safta bir virüsün karşısında ayakta durmaya çalışmasıdır. Eğer Allah istemezse o mikrop bize bulaşamaz, bulaşsa da öldüremez. Ecel birdir ve değişmez. Ecelin vakti geldiyse buna ya bir virüs sebep olacak ya da ayağımız takılıp düşeceğiz ya da yarı ölüm olan uykuya dalıp uyanamayacağız... Bunu sadece sonsuz ilme sahip olan bizi yaratan biliyor. Fakat burada kula düşen Allah’ ı tecrübe etmek değildir, kul tedbir almakla yükümlüdür. Tedbir bizden takdir Allah’ tandır. Sözün kısası ahiret gibi dünya mutluluğu da Allah’ a teslim olup ibadet etmekten geçmektedir. 

Hepimiz aynı geminin içindeyiz. Bu geminin kaptanı ise bizi asıl memlekete götürüyor. Biz yolcular aciz ve fakir olduğumuzdan dolayı bütün yükü sırtımızda taşıyamayız. Eğer yükümüzü sırtımızda taşımaya kalkarsak hem yolun sonunu getiremeyiz hem de bizi bu halde gören geminin kaptanı bizi kendine güvenmemekle suçlar. Varılan memlekette bunun hesabını sorar. Yükümüzü taşıma gücünü ve kudretini bize kazandıracak olan ise ibadetlerimiz ve dualarımızdır. Tedbiri alıp O’ na teslim olmalıyız ki O’ na güvendiğimizi, O’ ndan başka dost ve yardımcı bilmediğimizi bilsin ve merhametiyle bize muamele etsin.

Bir diğer hususta sabır ve duadır. “Sabır ve dua müminin ne güzel iki silahıdır.” sözü hadis olarak rivayet edilmektedir.(bk. Kenzu’l-Ummal, III/272) Sabır, sıkıntı ve zorluklara karşı direncimizi sağlayan bir dayanma gücüdür. Hadiste bu işi hakkıyla yapanların müminler olduğu vurgulanmıştır. Çünkü, insanın dayanma gücü sınırlıdır. Gücüne güç katacak, her an her yerde ilim ve kudretiyle hazır olan, her zorluğun üstesinden gelen bir Allah’a iman eden kimsenin elinde sabır, gerçekten eşsiz bir silahtır. Onunla bütün sıkıntılara karşı kendini müdafaa edebilir, bütün zorlukları yenebilir.

Diğer yandan bütün sıkıntıları sevinçlere çeviren, ahirete imandır. Ahirete iman eden kimse, dünyanın zorlu imtihanları karşısında “Ya Hu, bu da geçer!..” deme gücüne sahip olur. Hastalığın iyileşmesi uğruna bir çok acı ilacı kullandığı gibi, ebedî bir sağlığa kavuşma adına da her türlü acılara karşı “Ya Sabur” der dayanır. Hz. Yusuf (as)'ı, kölelikten Mısır'ın sultanlığına yükselten de onun sabrı değil midir?.

Sabır, haram düşmanına karşı bir silah olduğu gibi, Allah’ın emirlerini yerine getirmek için de eşsiz bir silahtır; musibetlere karşı da en güçlü silahtır. Dua da imandan kaynaklanan bir silahtır. Her şeyden önce, kendisinin en gizli hatıralarını, kalbinin en içten iniltilerini, aklının en ince çırpınışlarını gören, sessiz feryatlarını, sesli haykırışları gibi duyan, her an ilim ve kudretiyle yanında hazır ve nâzır olan bir Allah’a iman etmek öyle bir silahtır ki, alt edemeyeceği düşmanı yoktur. Hz. Yunus (as)’ı balığın karnından kurtaran, Hz. Eyyub (as)’ı en ıstıraplı hastalığın pençesinden kurtaran silah duadır. Yerli yerinde, zamanında, ihtiyaç anında, samimi olarak edilen dua silahının hedefini şaşırması diye bir şey söz konusu değildir.  Yeter ki duamız acelelik ve ümitsizlik virüsüne bulaştırılmasın... Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurdu: “Dua, müminin silahı, dinin direği, göklerin ve yerin nurudur.”

Selam ve dua ile...

Nurcan Mican

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir.
Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir.
Uşak’tan Üç Mülki Amirin Tayini Çıktı
Uşak’tan Üç Mülki Amirin Tayini Çıktı