UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
ÖZ Hanedan Pide ve Kebap Salonu ÖZ Hanedan Pide ve Kebap Salonu
UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
Seçil Oto Yıkama
İlahi Adalet
Nurcan MİCAN

İlahi Adalet

Bu içerik 694 kez okundu.
Reklam

Allah-ü Teâlâ dünyayı yarattı ve sonra kendisinin halifesi olarak insanı yeryüzüne gönderdi. Kainatı mükemmel bir uyum içinde yaratanın insanı bu uyumdan mahrum etmesi düşünülemezdi. Hatta o uyumun en başına yerleştirmesi gerekiyordu halifesi kıldığını. Öyle de oldu, onu yaratılmışların en mükemmeli kılarak hiçbir yarattığına vermediği aklı verdi. Onunla düşünüp onunla hayatına yol çizmesi için. Allah isteseydi onu başıboş bırakabilirdi ama bırakmadı. Kişiyi kendinden sorumlu kılarak uyması gereken kuralları belirledi.

Yerküreyi, havayı, suyu, bütün bitki ve hayvanları ona hizmetkâr kıldı. Gökyüzünü perde misali onun üzerinde koruyucu bir kalkan olarak serdi. Oradan indirdiği rahmetle yeryüzünün daha yaşanılabilir hale gelmesini sağladı. Ve her yaratılanı diğerine hizmet edecek şekilde bir bütünün parçası yaptı. İnsan bütünün hangi parçası olduğunu bulmalı ve hayatını ona göre idame ettirmeliydi.

Yaratıcı sözünü tuttu, kendine düşeni yaptı. Güneşle yeryüzünü ısıtırken, suların buharlaşmasını ve rahmet olarak oraya geri dönmesini sağladı. Hayatı devam ettirecek en önemli unsurlardan biriydi su, o olmasa hayat olmazdı. Güneşe yüzünü dönen ayçiçekleri, kraliçe arıyı korumak için kendi hayatlarını feda eden arılar, etiyle ve sütüyle insana hizmet eden hayvanlar görevlerini yerine getirdiler. Bu muhteşem döngü sayesinde insanlık günümüze kadar devam etti. Fakat o bunlarla yetinmedi, hep daha fazlasını istedi ve kainatın tamamını kendine ait zannetti.

Doğada olmayan mülkiyet kavramını kendine hedef saydı ve oradaki her şeye sahip olmaya çalıştı. Neden burada olduğunu unuttu, dengeyi bozdu, yedi, içti ve doymak bilmeyen hırsıyla saldırdı. Önce kendi kardeşini öldürdü ve bu öldürmeler birbirini takip etti. Savaşlar başlattı, kendi gibi yaratılmış olanlara karşı. Hep daha fazlasını istedi, sonunun gelmeyeceğini bilemeden. Her zaman kendi için daha iyiyi daha mükemmeli aradı, onun dışındakilerin haklarını düşünmeden. Diğerlerinin de aynı haklara sahip olduğunu unutarak yaşamını devam ettirdi.

İnsan kendine örnek teşkil edilen kainatı izleyerek burada geçireceği kısa ömrünü huzurlu bir şekilde yaşayabilirdi ama hırslarına yenildi, sadece kendi hakkını düşündü. Öksüz ve yetim olan bir yavrunun gözyaşlarını silmeyi, yüreği yananın yüreğine su serpmeyi, acıyla kavrulana umut olmayı unutunca kendi benliği etrafında dönmeye başladı. Yorulmuştu; yürümekten, koşmaktan, mücadele etmekten. Aslında yorulan bedeni değil ruhuydu, kendi istekleri peşinde koşmaktan yorulan ruhu. Mutluluğun, huzurun ve adaletin vazgeçmelerde olduğunu unuttu. Zordu vazgeçmek, yürek ister cesaret isterdi; dünyanın malından, mülkünden, makamından, parasından, menfaatinden...

En adil kararı verebilmekte zordu. Verebilseydi bulacaktı huzuru ve adaleti sonra şikayet etmeyecekti başına gelenlerden. En çok yorulan en çok haksızlığa uğrayan o olmayacaktı, adalet karşısında yanar döner olmasaydı. Kendinden daha çok acı çekenleri daha çok yorulanları unuttu, hakkına girdiği insanları bırak, hakkına girmediği hiçbir yaratılmış kalmadı hatta esen rüzgârda bile kendi hakkını aradı. Havayı sömürdü, suyu sömürdü, toprağı sömürdü... Yaratılmışların genleriyle oynayıp bambaşka şeyler ortaya koydu. Besin zincirine müdahale etti kendi için faydalı olanı yaşattı diğerini öldürdü.

İnsan hayata getirildiğinde ona verilen bedeni ve aklı iyi kullanıp, iradesinin gücüne dayanarak yaratılış amacına uygun kararlar verebilseydi bu dünyada huzuru ve adaleti bulacaktı. Onunla erdeme ulaşıp olgun insan sayılacaktı, sonunda toprak olacağı ve tohum gibi oraya düştükten sonra ektiklerini biçeceğini düşünseydi. Adalet, içinde kendinin bulunmadığı kararlardaydı. Bir diğer ifadeyle onun ebedi olarak hayatta kalabilmesinin tek yolu verdiği kararların adaletli olmasında saklıydı. Yaratıcı merhametiyle ona uyarıcılar gönderdi, kurallarını hatırlatmak için. O uyarıcıları da dinlemedi. Yaratılış gayesini unuttu ve kendi mülkünün temelini oluşturacak olan adaleti sağlayamadı. Unuttu, buradan aldığının burada kalacağını, onu sonsuza kadar yaşatacak olanın bu dünyaya verecekleri olduğunu. 

Yaratıcı onun atmış olduğu her adımın karşılığını verdi, kendi menfaatinin içinde olmadığı adil kararlar aldığı zamanlarda bunun mükafatını aldı ya da bu kararları almadığı zamanlarda cezasını çekti. Allah bu cezaları ya kainat aracılığıyla verdi ya da yaratmış olduğu bir diğer insan aracılığıyla. Bunu yaşayan insan kimi zaman neye uğradığını anlayamadı ve karşısındakini düşman belledi. Havaya attığı topun kendine geri döneceğini düşünmedi. Top düştüğünde canını acıtanın kendisi olduğunu anlamadı ya da onu havaya fırlattığını unuttu.  Ondan nefret etti hatta onu dışladı. Yaşamış olduğunun kendi ektiği tohumların sonucunda çıktığını akledebilseydi insanların zulmederken, kaderin adalet ettiğini görecekti.

Ezilen, horlanan, zulme uğrayan bir insan kendi ezilmesinden ve horlanmasından sorumsuz değildi. Ya da zulme uğramasından dolayı suçsuz değil. Adaleti arayan güneşin aydınlığı altında olaya bakmadan onu göremez. Başına gelenleri şikayet eden insan bir davete çağrılan ve o davetteki bütün ikramlardan yiyip içtikten sonra davetin verilme şeklini, yemeklerin tatlarını ve davet sahibini eleştiren kişiye benzer. Bu da güneşe sırtını dönen insandır. O kendi gölgesi ve kendi adaletinden başka bir şey göremez.  

Gezegenlerin varlıklarını devam ettirebilmeleri için güneş etrafında dönmeleri gerekir. Adalet de güneş gibidir, ulaşamadığı hiçbir yer ve hiçbir varlık yoktur. İnsan adaleti kendine bir güneş, bir ışık, bir yaşam kaynağı addederek hayatını onun etrafında dönerek devam ettirse o ışıktan payına düşeni alacaktır. Onun aydınlığında verdiği adil kararlar onu sonsuzluğa doğru götürecek, toprak altında çürüyüp kalmaktan kurtulup ebedi yaşam hakkını kazanacaktır. Kaybedeceğini bilse bile adaletli davranmak onun mülkünün temeli olacaktır. Kısa vadede kaybettiklerini uzun vadede kazanacak, yaratılan ve başına gelen hiçbir şeyin boş olmadığını görecektir.

İnsan kendi yaratılışının farkında olarak yaşasa ve doğru kararlar alabilseydi adaletsiz bir durumla karşılaşmazdı. Çünkü adalet insan eliyle dağıtılacak bir şey değildi. Hayat çoğu zaman adil gözükmesede, birilerinin bize adaleti sağlayacağını beklemek büyük bir zayıflıktı. O ilk baştan kendi yaptıklarıyla gerçek adalete ulaşacağını kabul etmeli. Sahip olduklarını ve olamayacaklarını bilip yaptıklarına ve yapabileceklerine güvenmeli. Bunun içinde hayatını ne kadar basitleştirir, bağımlılıklarını azaltır ve etrafındakilerin hakkını savunursa o kadar adil olana ulaşacaktır. Başına gelen iyiliğe ve kötülüğe, övgüye ve yergiye, adalete ve zulme takılmadan her şeyin geçici olduğunu bir döngünün içinde bulunduğunu görecektir. Kazanmakta kaybetmekte, zalim olmakta mazlum olmakta bu kainatın yaratılış gerçekleri içerisinde.

Tabi ki ilahi adaleti anlamak ve anlamlandırmak çok zor. Sınırlı yaratılmış olan aklımız ve duyularımız ile bunu kavrayamadık. Olayların perde arkasındaki hakikatleri görmekte zorlandık.  Sabredemedik acele kararlar aldık aynen Musa Aleyhisselam’ ın Hızır Aleyhisselam ile birlikte yaptıkları yolculuktaki gibi;

“Birgün Hz. Musa İsrailoğulları arasında hutbe irad etmeye çıktı. Dinleyicilerden birisi kendisine;

‘İnsanların en alimi kimdir?’ diye sordu. Hz. Musa;

‘Ben!’ diye cevap verdi.

Bunun üzerine Allah-ü Teâlâ, ilmi kendisine nisbet edip en alim olanın O (cc) olduğunu söylemeyen Hz. Musa’ yı kınayıp şöyle vahyetti;

‘Benim iki denizin birleştiği noktada bir kulum vardır ki, o senden daha alimdir!’

Hz. Musa;

‘Ey Rabbim, bu senin daha bilgili olan kuluna nasıl ulaşırım?’ diye sordu.

Allah-ü Teâlâ;

‘Bir balık alıp zenbile koyar ve beraber yola çıkarsın. Balık nerede zenbilden çıkıp kaybolursa, o kimseyle buluşacağın yer işte orasıdır’ diye buyurdu.

Hz. Musa zenbile bir balık koyup kendisine yardımcılık etmekte bulunan Yuşa bin Nün ismindeki genç ile beraber yola çıktı. Bir kayaya geldikleri zaman ikisi de o kayanın gölgesinde yatıp uyudular. Zenbildeki balık canlanıp çıktı, denize daldı ve denizdeki bir deliğe doğru yolunu tuttu. Allahü Teâlâ da suyun akıntısını durdurdu. Balık su üzerinde bina kemeri gibi olmuştu. Hz. Musa uykudan uyanınca hizmetlisi genç, balığın denize fırladığı, hadisesini kendisine bildirmeyi unutmuştu. Tekrar gündüz ve gecelerin kalan kısmında yollarına devam ettiler. Ertesi gün kuşluk zamanı olunca Hz. Musa hizmetlisi delikanlıya;

‘Yemeğimizi getir de yiyelim. Zira bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorulduk’ dedi.

Bu sırada hizmetlisi balık hadisesini hatırlamış ve;

‘Gördün mü, kayaya sığındığımızda ben balık hadisesini söylemeyi unuttum. Bunu hatırlamayı şeytandan başkası unutturmadı bana. Balık şaşılacak bir şekilde denizde yol aldı. Girdap gibi bir yol meydana geldi’ dedi. Hz. Musa da;

‘İşte aradığım da tam bu idi’ deyip hizmetlisiyle birlikte izleri takip edip balığın olduğu yere geri döndüler. Oraya geldiklerinde elbisesine bürünerek yatan bir adam gördüler. Bu adam Hz. Hızır idi. Hz. Musa ona selam verdi ve Hz. Hızır ise ona;

‘Memleketinden bana selamla nereden?’ diye sordu. Hz. Musa;

‘Ben Musa’ yım. Sana doğru olarak bildirilmiş ilimlerden bana öğretmen için sana geldim’ dedi. Hz. Hızır;

‘Fakat senin asla benimle sabretmeye gücün yetmez, ey Musa! Bende Allah' ın bana verip de senin bilmediğin bir ilim vardır. Sende de Allah' ın sana öğretip benim bilmediğim bir ilim vardır’ diye karşılık verdi. Hz. Musa;

‘İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın, sana hiçbir hususta itaatsizlik etmeyeceğim’ dedi. Hz. Hızır;

‘Eğer beni takip edeceksen, ben sana anlatıncaya kadar her hangi bir şeyden dolayı soru sormayacaksın’ dedi.

Böylece ikisi deniz kenarında yürüyerek yola çıktılar ve bir gemiye rastladılar. Gemiye binmek için gemidekilerle konuştular. Gemidekiler Hz. Hızır’ ı tanıyınca ücretsiz olarak kendilerini gemiye aldılar. Gemiye bindikleri vakit, Hz. Musa’ ın ilk karşılaştığı şey, Hz. Hızır’ ın bir keserle geminin dibinden bir parçayı keserek delik açması oldu.

Bunun üzerine Hz. Musa;

‘Bu adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine aldılar. Sen ise gemilerine insanlar boğulsun diye delik açtın, çok kötü bir iş yaptın’ dedi. Hz. Hızır;

‘Ben sana, benimle sabredemezsin demedim mi?’ diye cevap verdi. Hz. Musa;

‘Unuttum, beni suçlama ve seninle olan arkadaşlığımızda bana güçlük gösterme!’ diye af diledi.

Hz. Musa’ nın bu ilk itirazı hakikaten unutmaktan dolayı meydana gelmişti. Sonra bir serçe gelip geminin ucuna kondu ve gagası ile denizden bir damla su aldı. Bunun üzerine Hz. Hızır, Musa’ ya;

‘Allah'ın ilminde, benimle senin ilmin şu serçenin gagası ile denizden alıp eksilttiği miktar gibidir’ dedi.

Bir süre sonra ikisi de gemiden çıktılar. Sahilde yürürlerken Hz. Hızır arkadaşları ile oynamakta olan bir genç gördü ve hemen eli ile onun başını koparıp genci öldürdü.

Hz. Musa yine sabredemedi ve;

‘Bir can karşılığı olmadan bir cana kıydın, çok kötü bir iş yaptın!’ dedi. Hz. Hızır;

‘Ben sana demedim mi ki, sen benimle sabredemezsin!’ Hz. Musa;

‘Artık bundan sonra bir itirazda bulunursam, beni arkadaşlıktan uzaklaştır. Çünkü iki defa özrümü kabul etmiş oldun’ dedi.

Yine yollarına devam ettiler. Bir kasabaya gelince, halkından yemek istediler. Kasaba halkı ise onları misafir olarak kabul etmek istemediler ve bir ikramda bulunmadılar. Bu esnada kasaba içerisinde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Hz. Hızır eli ile bu duvarı doğrulttu ve tamir etti. Hz. Musa yine dayanamadı ve;

‘Bunlar öyle bir halk ki kendilerine gelip bizi misafir etmelerini ve doyurmalarını istediğimiz halde bunu kabul etmediler. Sen ise onlara yardım olsun diye yıkılmaya yüz tutmuş duvarlarını düzelttin, isteseydin bunun karşılığını alırdın’ deyince Hz. Hızır;

‘Bu artık ayrılışımız demektir. Sabredemediğin hadiselerin hakikatini sana anlatacağım’ dedi ve anlatmaya başladı;

‘Evvela o gemi denizde çalışan bir takım biçarelerin idi. Ben o gemiyi ayıplandırmak ona bir kusur yapmak istedim ki, ötelerinde zalim bir hükümdar vardı. O, her sağlam gemiyi sahiplerinden gasbedip alıyordu. Böylece onların gemisini bu gasbdan kurtarmak için iki şerden ehven olanını seçtim ve onlara bir nevi yardımda bulundum.

İkincisi, o oğlan masum görünüşüne rağmen azgın bir kafir idi ve ileride azgınlığını artırarak mümin olan anne ve babasını da küfre bürümek tehdidi vardı. Böylece onu bu hale gelmeden öldürdük ki anne ve babasının imanına zarar vermesin ve ona bedel olarak da Allahü Teâlâ ikisine hayırlı bir evladı bedel versin. Çünkü böyle bir hayırlı bedele kavuşmaları ancak onun ölümüne bağlı idi.

Üçüncüsü, o şehirdeki yıkık duvar iki yetim oğlanın idi. Onun altında onlar için saklanmış bir define vardı ve babaları da salih bir zât idi. Onun için Rabbin irade buyurdu ki ikisi de olgunluk çağlarına ersinler ve definelerini çıkarsınlar. Bunlar büyümeden duvar yıkılsa idi, o defineyi başkaları bulacak ve zayi olacaktı.

Hep bunlar Rabbinden bir rahmet olarak yapılmıştır. Ben onu, o yaptıklarımı kendi emrimden yapmadım. Bu bir vazifem idi. İşte senin sabra dayanamadığın şeylerin hakikati budur. (Buharî, Müslim, Tirmizî)”

Bu örnekteki gibi insanoğlu karşısına çıkan durumlarda hakikati göremeyebilir. Hayat yolculuğunu devam ettirirken her rastladığı kişi ve her başına gelen olay ona bir mesaj olarak sunulur. Onun bunu farketmesi, davranışlarını doğru olana yönlendirmesi ve ona göre kararlar alması gerekir. Bunu başarabilirse zaman her şeyin ilacı olduğu gibi yaşanılan olayların arkasındaki sır perdesini kaldıracak, hakikati karşısına çıkaracaktır.

Hayat, rüzgârda savrulan bir toz zerresi ya da bir yaprak değildir. Başı boş bırakılamayacak kadar değerli olan bu serüvende kişi kendi gemisinin kaptanıdır. Adaletten, doğrudan ve iyiden yana bir yol izleyecekse kendi çıkarlarının içinde olmadığı kararları verip, hırsa kapılmadan sabırla bulunduğu konumun hakkını vermelidir. Adalete adanmışlık içinde yaşanacak bir ömür sonsuz hayatın da kapısını aralayacaktır. Her yargıç adaleti bölüp dağıtırken verdiği kararla kendi hakkındaki kararıda vermiş olması gibi her insan verecek olduğu kararlarla hakkındaki hükmü belirler. Adalet insanın kendinden olanı değil kendinden olmayanı yani kendi menfaatinin olmadığını savunabilmesidir.

Hakk’ ın adaleti, kiminin hesabını öbür tarafa bırakır ve burada zevk-ü sefa içinde yaşatır, kiminin hesabını bu tarafta görür ve ötelere tertemiz olarak gönderir. Kimini de bir hesaptan ötürü imtihan etmez, kapımdan ayrılacak mı ayrılmayacak mı diye imtihan eder, acı ve keder yaşatır. Yoksa neden; ‘Kainatı senin yüzü suyun hürmetine yarattım’ dediği Habibine (sav) pek çok eziyetler çektirsin ki? Tabi ki; celalinin ardındaki merhameti göstermek, acıdan sonra ebedi mutluluğu yaşatmak, fakirlikten sonra ebedi zenginliği göstermek için.

Sonunda yaşadıklarının hikmetini anlayan kul O’ nun kapısından döner mi? Yunus misali söylemeye başlar;

Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun,

Assı ziyandan geçtim, dükkanım yağma olsun.

Ben benliğimden geçtim, gözüm hicabın açtım,

Dost vaslına ulaştım, gümanım yağma olsun.

Benden benliğim gitdi, hep mülkümü dost tutdu,

La-mekan kavmi oldum, mekanım yağma olsun.

İkilikten usandım, aşk donunu donandım,

Derdi hanına kandım, dermanım yağma olsun.

Varlık çün sefer kıldı, dost andan bize geldi,

Viran gönül nur doldu, cihanım yağma olsun.

Geçtim bitmez sağınçdan, usandım yaz-u kışdan,

Bostanlar başın buldum, bostanım yağma olsun.

Taalluktan üzüştüm, ol dostan yana uçtum,

Aşk divanına düştüm, divanım yağma olsun.

Yunus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin,

Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.

Nurcan Mican

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Nadir Markette Neler Var Neler? İnanmazsan Gel Gör
Nadir Markette Neler Var Neler? İnanmazsan Gel Gör
Tarihi Eser Kaçakçıları'na Uşak Jandarmasından Operasyon
Tarihi Eser Kaçakçıları'na Uşak Jandarmasından Operasyon