UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
ÖZ Hanedan Pide ve Kebap Salonu ÖZ Hanedan Pide ve Kebap Salonu
Reklam
UŞAK SERAMİK SAN. A.Ş.
Mavi Mürekkep
Yasemin Levent

Mavi Mürekkep

Bu içerik 966 kez okundu.
Reklam

Günlerce yazamadığım zamanlardan birindeydim yine. Sanki icat etmem gereken sözcükler  vardı; ya da bir renge, ışığa, kokuya dönüştürmem gereken cümleler… Demek ki böylesi bir akşamüstü, bir yağmur sonrası hüznü gerekmiş bana. Tam da bunun farkına vardığım an, ben bile çekildim kendi yolumdan. Lal oldum kalemin hürmetine. Mavi mürekkep süzüle süzüle kağıdın üzerinde iz bırakırken, ellerimi izlemeye koyuldum. Beynimi, ruhumu, gözlerimi istila eden bir kırlangıç sürüsü gibiydi harfler parmaklarımın arasında. Çırpınışlarını, beslenme anlarını, yuva yapışlarını görüyordum. Zayıf ayakları vardı; bu yüzden yerde fazla kalamıyor, ama bir sanatkar edasıyla çalı ve çamurdan sığınak yapıyorlardı satırlarımın arasına. Toprakla karışık yağmur kokusu burnuma çalınırken, böylesi bir yaratılış karinesini hayranlık ve hayretler içinde seyre koyuldum; ıssız bir kırlangıç masalı işte…

Kağıdımın beyaz kısımları gitgide azalırken, kulağıma şöyle fısıldıyordu Tebriz’li Şems: ‘’Arza hacet yok, halim sana ayandır. Dile gerek yok, sessizliğim beyandır. Söze lüzum yok, susmalarım kelamdır.’’ Ne gariptir ki, konuşmamakla beslenen biriydim. Bana göre yaşamın enerjisi, bir şeye çokça sahip olmaktan gelmiyordu, buna kelimeler de dahil. Aslında söylemek istediğim çok şeyim de yoktu ki. Hem zaten mühim olan söylemekten çok, söyleme şeklimiz değil miydi?

            Kapalı havaların bu sade ve özentisiz rengi ilham veriyor yine. Küçük erkek çocuk, sabırsızlıkla beklediği dolunayı izliyor tül perdenin arkasından. Sesi, içimde hareketsiz kalamayacak dev dalgalar doğuruyor.  Yedi notadan hiçbirine sığmayan musikisiyle, rengarenk çakmaklar çakıyor göz bebeklerinin içinde. İşte o an, diz boyu papatyaların arasında yaşlı bir kelebek oluyor, devire devire çeviriyorum yüreğimin yapraklarını. ‘’Melodi’m de oralarda bir yerlerdedir…’’  diyorum; kapıların ardında gizli patikalarım var, dar geçitlerin arkasında cennet bahçelerim. Gözüm kelebeğin kanadındaki desenlere takılıyor, minnet ediyorum.  Kısacık ömrüne rağmen, iştahla kanat çırpmalarını gördükçe Nakş-ı Rüstem’deki Sasani mezarlıkları geliyor aklıma. Kelebekler de krallar da Hakk’ ın mukaddes nizamının önünde saygıyla eğilecekler diye mutlu oluyorum bir başıma. Şükürler olsun diyorum. Ne gariptir ki sadece istediğini elde edenler biliyordu şükretmeyi. Oysa gönül ehli, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilenlerden menkul. Elime alıp gönlümü, bir kez daha silkeliyorum tozunu toprağını…

            Kelebeklere ayrıcalık katan şey ne kısacık ömürleri, ne de kanatlarındaki ihtişamdı. Bence sadece zıtlıkların uyumuydu. Bu aykırılık beni etkisi altına alırken, birden Lev T. ile irkiliyorum. Şöyle diyor: ‘’En güzel hikayeler iyinin kötüye karşı olmasından değil, iyinin iyiye karşı olmasından ileri geliyordu.’’ Kısacık bir anda bunu düşündüm ve kanatlarımı kapatma eğilimine geçtim. Şimdi bir kıyı kahvesinde oturmayı seçen kocaman bir dağım ben. Eteklerimden başka bir makamda akıyor satırlar, mısralar ve imla alt disiplini. Ayrı bir değere bürünüyor nefes almak, kalem tutmak, çay içmek… Okuma yazması olmayan bir noksan gibi, karalaya karalaya yazasım var, çünkü hayatı yetersiz buluyorum. Hayatı yetersiz bulduğunuzda kendi iç yolculuğunuz başlıyor yine. Hak yoluna düşüyor, Aşk’ının seferine yolcu oluyorsunuz Yaradan’ ın. Tasavvuf erbabının nidasına düşüyor yüreğim, hem de bir uçurumun zirvesinde avazım çıktığı kadar bağırmak arzusuyla eşdeğer… Hakiki mürşit, (bir çok duygu ve din tacirinin aksine) seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye davet etmeli, tutup da ona hayran olmaya değil! Ve nitekim,  ve nihayet, ve en nihayetinde iç savaşlarımın upuzun bir muhasebat masası kuruluyor gözlerimin önünde. Şeriat diyor ki: ‘’Seninki senin, benimki benim.’’ Tasavvuf diyor ki: ‘’Senin zenginliğin senin, benim zenginliğim de senin.’’ Marifet olan şöyle diyor: ’’Ne seninki var, ne de benimki.’’ Ve en sonunda da Hakikat söylüyor söyleyeceğini: ’’Ne sen varsın, ne de ben.’’  Ve anlarız ki asıl hazine bizdeymiş, kendi içimizde; bilememiş, oyalanmış, kalakalmışız…

Evrendeki her yerde Allah’ ın sıfatlarını bulabilirsiniz. Çünkü O sadece camide, mescitte, kilisede, havrada değil; her an ve her yerde. Kim bunu idrak edebilirse, sonsuza dek O’nda kalır ve gerçek aşkı bulur. Lakin, aklın kimyasıyla, duygunun kimyası başkaydı. Akıl temkinlidir, yavaş yavaş atar adımlarını. Halbuki duygunun tek dediği ‘’bırak kendini’’ dir. Akıl kolay kolay yıkılmaz; duygu ise kendini yıpratır, harap düşer. Oysa ki tüm defineler, yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap kalpte var o zaman! İsviçreli ünlü psikiyatr Carl Gustav Jung içimizdeki gizemli karanlık bölgeyi yorumlarken der ki: ‘’Kendi karanlık taraflarınızı bilmek, diğer insanların karanlık yönleriyle başa çıkmak için en iyi yöntemdir’’ Bu anlamda yazgının karşımıza çıkardığı değişimlere direnmek yerine, eşref-i mahlukat, yani varlıkların en şereflisi olarak attığımız her adımda soyluluğumuzu hatırlamalı; başı dik, gözü pek, gönlü emin olarak kendi iç hükümranlığımızı sürmeliyiz. Ruhaniyetimizin hükmünü sürerken bir halife gibi davranmaktan vazgeçmeli, yekvücut olduğumuz şu kainatta herşeyin ve herkesin görünmez iplerle birbirine bağlı olduğunu duyumsamalıyız. Bazen bir insanın kederi tüm insanlığı mutsuz etmiyor mu? Acımasız polis memuru, George Floyd’ un boynuna 8 dakika 46 saniye boyunca diziyle bastırıarak öldürürken kanımız donmadı mı? Ya da diğer bir siyahi Malcolm X’ in hapishane yıllarında, kendi iç mücadelesini vererek Allah’a boyun eğmesinin hikayesini okuyunca, saadeti yüzünüzü güldürmüyor mu?  Mahkumiyeti esnasında kaleme aldığı bir yazıda şöyle diyordu Malcolm: ‘’İslam Ümmeti öğretileri, yazışmalarım ve okumalarım arasında aylar geçti ve ben tutsak olduğumu bile hatırlamaya vakit bulamadım. Aslına bakarsanız, hayatımda hiç bu kadar özgür olmamıştım!’’

Yaşam bize rağmen değil, bizimle beraber akacak. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğreniyordu. Kimimiz bir kaza geçiyordu, ölümcül bir hastalık, bir dil yarası veya acı bir kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren dar boğazları atlatırız. Kimimiz bundaki hikmeti anlar ve kadifemsi dokuya bürünür, kimimiz ise ne yazık ki daha da katılaşarak çıkar. Aslında yaşadığımız her hadise eksiklerimizi gidermemiz , için tasarlanmıştır. Rab, hepimizin noksanlarıyla ayrı ayrı uğraşır. Çünkü beşeriyet denen eser kusursuzluğu hedefler.

Neleri, kimlere anlatmaya çalıştığıma ve kalem tutan parmaklarıma bakıyorum ara ara. Bunu her yaptığımda kendimi uzaylı bir halk prensesine benzetip gülümsüyorum. Ama boyun bükmüyorum alfabem yetersiz kaldığında. Çünkü boyun bükmek cehalet göstergesidir. ‘’Ne yapalım, kaderimiz böyle’’ deyip boyun bükmek de aynı şey. Kader dediğimiz şey, bize yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergahlar bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Ne hakimiyiz hayatın, ne de karşısında çaresiziz. İnsanı ayakta tutan şey de benlik zannı değil, hiçlik bilincidir. Dünyada herkes bir şey olmaya  çalışırken, hiç olmalıyım. Tasavvufi mecrada: ‘’Testiyi tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluktur’’ denilmektedir. Ne zaman ki boşluğumla tanıştım, sadece ve sadece sessizlikte düşünmeyi seçtim. Düşünmek belli bir şuur içinde zihinsel bir aksiyondu. Yargılamak ise ezberden ibaret. Bir pusula gibi yön bulmama yardım ediyordu içimdeki ses. Böylesine bir teslimiyet ne zayıflık ne de edilgenlik demekti. Tam tersine manevi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir.

Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar karınca adımlarıyla ilerler kişi ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar. Dupdurudur… Siz kendi göl manzaranızın dinginliğinde, sadece kendi yansımanızla ilgilisinizdir. Lakin insanlık tarihinin her safhası tuzak öyküleriyle doludur. O an hileden, desiseden endişe etmemek gereği hasıl olur.. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, seni yaratan da onlara tuzak kuruyordur. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!

Yüce Allah kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir Zat-ı Ala’dır. O kadar dakiktir ki, sayesinde her şey zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı. Bu yüzden hiçbir şey için geç değildir. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için, ölmeden önce ölmeli! Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiç bir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır merkezinde...

O’nun nizamından şüphe yokken, layık olmayanı da hatırlayarak değerli etme! Rabbinin aşkına düşmeden geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. ‘’Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi; yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi(?)’’ diye sorma! Kapat gözlerini ve kaldır ellerini semaya, işte o zaman kavuşacaksın En’am’ daki Ayeti Kerime’nin vuslatına: ‘O gökleri ve yeri hiç yoktan, hem de eşsiz ve benzersiz bir şekilde yarattı’’

Sonrasında şöyle çözülür benim lal olmuş dilim: ‘Krallar da, kelebekler de aynı yoldan geçecekler Hakk’a yürürken. Öyle bir meydan da toplanacağız ki, her yer mürekkep mavisi…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir.
Bayramlar berekettir, umuttur, özlemdir.
Uşak’tan Üç Mülki Amirin Tayini Çıktı
Uşak’tan Üç Mülki Amirin Tayini Çıktı